tarih - genel görüntüsü
Ελληνικές κοινότητες___
Κωνσταντινούπολη
Türkiye'nın Rumları______




İstanbul, Osmanlılar tarafından fethi sırasında yağmalandığı ve halkı köle olarak (bir kısmı İstanbul dışına)
satıldığı için II. Mehmed kenti yeniden canlandırmak gereğini duydu. Kentin nüfusu zaten fetihten önce de
iyice azalmıştı; Rumların sayısı 50.000 kadardı. Yeni sakinler Müslüman Türkler ile çeşitli Hıristiyan
topluluklardan oluştu.
Rumlar genel olarak denize yakın ve Müslüman halkın yaşadığı merkezlerden uzak yörelerde
yerleştirildiler. Sonradan İstanbul'a gelen Rumlar da aynı yörelere yöneldiler. Bu yerleşim bölgeleri eski
kiliselerin bulunduğu yerlerden saptanabilir. Beyoğlu'nun daha oluşmadığı 19. yy öncesinde Epirliler
(genelde ekmek fırını işletirlerdi ya da öğretmendiler) Ayios Demetrios ve Ayios Yeoryios kiliselerinin
etrafında, yani Edirnekapı'da Fevzi Paşa Caddesi ile surlar arasındaki Sarmaşık'ta yaşardı.
İnşaat işçileri Vlanga'da (Yenikapı'da) Ayios Teodoros Kilisesi civarında; Kaşıkadalı (Marmara Adası'nın
yakınındadır) kayıkçılar Hasköy'de Ayia Paraskevi yakınında; Sakızlı tüccar ve gemiciler Galata'da
İoannes Prodromos Kilisesi etrafında ve ayrıca Tatavla'da (bugün Kurtuluş), Haliç'te Yemiş İskelesi'nde;
Manililer de (Güney Moralı) Tatavla'da; içkili aşevlerini işleten Konyalılar da Galata'nın Ayios Nikolaos
Kilisesi yakınında bulunurdu. Kapadokyalı Karamanlılar Samatya'nın batısında Ayios Konstantinos Kilisesi
civarında, Midillililer Kondoskali'de (Gedikpaşa), On İki Adalı kayıkçılar, Simi Adalı dalgıçlar ve Kalimnoslu
süngerciler Galata'nın Balıkpazarı'nda yaşarlardı. Fener bölgesi ise daha çok bir tür "Bizans'' nüfusunu
barındırırdı.
Surlar dışındaki kimi İstanbul yörelerinde Rumlar nüfusun önemli bir kesimini ya da çoğunlugunu
oluşturdu. Galata'da Batılı tüccarlar ve gene ticaret yapan Yahudilerle Rumlar yarışırdı. Yarış hem ticaret
alanında hem de "lüks" bir yaşam sürdürme alanında oldu. Üsküdar'da Rumlar Anadolu ticareti alanında
çalıştılar. 17. yy'da Rum tüccarlar Fransız tüccarlarıyla rekabet etti, Rumlar ayrıca Kuruçeşme,
Arnavutköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere, Çengelköy gibi yörelerde de yoğun olarak yaşadılar.
Osmanlı Devleti içinde Rumların en yoğun yaşadıkları bölge İstanbul'du. Kenar semtlerdeki genellikle
küçük ve gösterişsiz olan kiliselerin etrafında barınan Rumların üst ve daha zengin kesimini, 18. yy'da
tüccarlar, inşaat ustabaşıları, doktorlar, kuyumcular, saatçiler, tercümanlar oluşturdu. Bütün bu insanlar
Rum milleti olarak "millet başı" olan patriğin yönetimi ve sorumluluğu altında yaşamakla birlikte kendilerine
özgü "yerel cemaatler" de (koinotes) oluşturdular. Bu yerel cemaatlerle ilişkili bize varan bilgiler özellikle
18. ve 19. yy'daki cemaatlerle ilgilidir. Kendilerine özgü bir örgütlenme ve yönetim biçimi sergileyen bu
cemaatler mahallelerde, köylerde ve adalarda görüldü.
Bu yerel cemaatlerin kökeni hakkında farklı görüşler vardır. Kimi tarihçilere göre antik dönemlerden beri
süregelen bir toplumsal örgütlenme biçimiydi; kimilerine göre Osmanlı yönetimi sırasında genellikle
vergilerin toplanmasını daha kolay kılmak için oluşturulmuş bir yönetim birimiydi; ya da Bizans döneminde
yerel gereksinmeleri karşılamak için oluşturulmuşlardı. Kökenleri ne olursa olsun, bu küçük toplumsal
birimler çok önemliydi. Rumlar yerel cemaatler içinde kimi alışkanlıklar ve inançlar edindiler; Ortodoks
olmaları, millet sistemi içinde öteki milletlerden ve özellikle Müslüman topluluklardan ve devletten ayrı bir
kimlik taşımaları, toplumsal bir birim olarak var olmak ve etkili olmak için örgütlü olmak gerektiği gibi. Bu
yerel cemaatler vergi toplayan, yaşlılarını, yoksullarını koruyan, üyeleri arasındaki davaları halleden bir
tür küçük özerk toplumsal birimler gibi çalıştılar.
Rumlar içinde yerel cemaatlere paralel olarak loncalar da gelişmişti. Dar meslek çıkarlarını korumak için
kurulan bu loncalar din gruplarına göre ayrı ayrı örgütlenmişti. Ancak bu bir kural olmayıp, örneğin
kürkçülerde olduğu gibi Müslüman ve Hıristiyan ortak loncalar da vardı.
Rumlar içinde Patrikhane ve Fenerlilerin bir bölümü tutucu güç sayılabilir. Osmanlı Devleti ve egemen
güçlerle işbirliği içinde olan Patrikhane üst düzey yöneticileri ve Fenerlilerin ileri gelenlerinin bir bölümü
Batı'da ortaya çıkan yeni aydınlanmacı-cumhuriyetçi ideolojinin karşısında yer almışlardı. Zaten yeni
gelişmeler onları, geleneksel ayrıcalıklara sahip olan ''aristokrasiyi" ve ruhban sınıfını hedef almıştı.
Patrikhane ve Fenerlilerin bir bölümü Yunanlıların demokratik bir düzen doğrultusundaki eylemlerine karşı
çıktılar. Patrik Grigorios önce risaleler yayımlayarak demokratik güçlere karşı ideolojik bir mücadele
başlattı ve nihayet ihtilalcileri aforoz etti. Özellikle aristokrasiye karşı olan, soyluların kellelerini,
topraklarını alan, kilisenin servetine el koyan ve ''aşağı" sınıfları söz sahibi kılan yeni yönetim anlayışına
karşı çıktılar.
Fetihten önce
MÖ 7. yüzyılda Boğazlar çevresine ilk yerleşenlerden Megaralılar, kentlerine, komutanlarının adı olan
Bizas'ın adına atfen Bizantion dediler. MS 2. yüzyılın sonunda kenti ele geçiren Roma İmparatoru
Septimius Severius'un karısı İmparatoriçe Antonnina'nın adı verildi. Nihayet 1. Constantinus zamanında,
11 Mayıs 330'da, kentin yeni kuruluşu kutlandı ve yeni adı resmen Constantinopolis olarak, Yeni Romalı
dönemine başladı.
Constantinopolis'te yaşayan halkın kendisine Roma vatandaşı anlamında Rum demesi, Caracalla'nın,
212'de ilan ettiği ve Roma İmparatorluğu içinde serbest yurttaş olan (köle olmayan) tüm halkı eşit yurttaş
sayan tarihi kararına kadar eskilere götürülebilir. Resmi dili Latince olan Doğu Roma'nın başkentine
''Yeni Roma'' da denmişti.
Constantinopolis halkı Bizans döneminde kendisine "Rum" -Romeos-, Doğu Roma İmparatorluğu'na da
Romania; kullandıkları dile ise Yunanca -Hellence- diyordu. Bu dönemin ayırıcı kimliğinde iki özellik göze
çarpar: Ortodoks mezhebi ve bu dinden de kaynağını alan Yunanca.
Bizans ve Çevresi
9-13. yy'larda Rumları tehdit eden iki düşmanları vardı: Batıda Katolik dünya ve Doğu'da İslam dünyası.
Bizans devleti ve halkı Doğu'dan ve Batı'dan sıkıştırılmakta, bu güçlere karşı toprak ve gelir kayıpları
vererek gerilemekteydi. Bu dönemin edebi ve dinsel metinlerinde bu korkunun izlerine rastlanır.
Batı'da, Constantinopolis'i yeniden ele geçirmek amacıyla bir Haçlı seferi hazırlıklarının arkası
kesilmemişti. Batı'yı durdurmak için en etkili silah, Katolik ve Ortodoks kiliselerin birleşmesi formülüydü;
yani Katoliklerin ilkeleri ve Papa, Bizans'ın Ortodoks halkı tarafından tanınacak, Batı'nın mezhep
sapkınları suçlaması etkisiz kılınacaktı. Bizans, yaşamının son dönemlerinde bu konuyu hep açık tutmuştu.
14. yy'da Bizans, Türkler ve Sırplar'a süregiden toprak kayıplarından sonra artık bütünüyle güçsüz ve
etkisiz bir devlet durumuna düştü. Osmanlı toprakları ortasında kalan Konstantinopolis'in yöneticileri son
ana kadar kiliselerin birleşmesini gündeme getirerek kurtuluşu Batı'da aradılar. Aralık 1452'de
Ayasofya'da, papanın temsilcileriyle birlikte Katolik ayin yapıldı, İmparator birleşmeyi bir kez daha ve
yeniden onaylarken, halk ve kimi din adamları aynı anda Pantokrator Manastırı'nda kendi mezheplerinden
yana ayin yapıyorlardı. Her şeyin bittiğinin belli olduğu 28 Mayıs 1453 gecesi imparator ile halkın bir
arada Ayasofya'da yaptıkları son ayin ise Ortodoks geleneğine göre yapıldı.
Anadolu'nun Türkleşmesi
Rum dünyasının Türk yönetimi altına girmesi Constantinopolis'in alınmasından çok önce, 11. yüzyılda
Türklerin Anadolu'ya girmesiyle başlamıştı. Bu dönemden başlayarak, Rumların tarihi doğrudan ve
kesintisiz bir biçimde Türklerle ilişkilidir. Anadolu'da Rum toplumunun Türk-İslam yönetimi altında
yaşamaya başladığı döneme sonraları Turkokratia (Türk yönetimi) demişler ve böyle bir egemenliğin
bilincini taşımışlardır.
Türk boylarının Anadolu'ya yönelmelerinin ideolojik gerekçesi cihattı. Bu topraklarda iki farklı toplum karşı
karşıya gelmişti: Yerleşik Hıristiyan toplum ve göçebe ya da yarı yerleşik bir toplum olan Müslüman
Türkler. Güçsüzleşen ve yoksullaşan Bizans devletinin ordusu direnemiyordu. Ağır vergiler altında ezilen
Rum halkı ise Türkler'in ilerlemesine karşı çıkmıyordu.
1373'ten sonra Bizans artık Osmanlıların vasalı durumundaydı; hareket özgürlüğünü bütünüyle yitirmişti.
Osmanlılar Constantinopolis'teki taht kavgalarında söz ve karar sahibiydiler. Venedik ve Cenova'nın
yönetimindeki eski Bizans topraklarında yaşayan Rumlarla, Anadolu'da Türklerin egemenliği altında
yaşayan Rumların ekonomik ve dinsel özgürlükler açısından kıyaslanmaları İstanbul Rumlarınca da
yapılıyor, tercih terazisi çoklukla Türklerden yana ağır basıyordu. Türk yönetimi altında yaşayan Rumlar
ikinci sınıf halk muamelesi görüyordu, kafir sayılıyor, cizye ödüyor, çocuklarını devşirme usulü yüzünden
kaybedebiliyordu; ama gene de koşullar göreceli olarak daha iyiydi. Türk egemenliğine giren yerlerde
Bizans yasaları bütünüyle yürürlükten kalkmamıştı, din ve ticaret alanı daha serbestti, köylünün vergileri
ve angaryaları Latinlerin egemenliğindeki yörelere göre daha hafifti. İmparatordan sonra en önemli kimse
olan Lukas Notaras'ın ünlü Latin başlığını görmektense kentin içinde Türk'ün sarığını görmek daha iyidir!
sözü bu kıyaslamanın özetidir.
Yaklaşık 400 yıl içinde (1071-1453) Anadolu Rum nüfusunda büyük bir düşüş oldu. Özellikle Anadolu
Selçuklularının ortadan kalkmasından sonraki karışıklıklar, istikrarsızlık ve güvensizlik yıllarında nüfus
azalması hızlı olmuştur. Ürün talanları ve köleleştirmeler bu dönemde sıklaşmış ve büyük yerel cemaatler
erimiştir.
Selçuklu Döneminde Durum
Anadolu Selçuklularının ve sonraları Osmanlıların Anadolu'ya egemen olmalarıyla, Anadolu'da yaşayan
Rumlar politik ve kültürel merkezleri olan Constantinopolis'in, Rum yönetici "aristokrasisi''nin, Ortodoks
kilisesinin ve genel olarak Bizans'ın ekonomik etkilerinden ve etkinliklerinden yoksun kalmışlardı. Kilise bir
yanda topraklarının ve gelirlerinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, devletin lojistik desteğinden yoksun
kalmış ve ayrıca daha önceleri Bizans bürokrasinin üstlendigi kimi devlet görevlerini de -yargı, cemaatin
vergilerini toplamak gibi- üstlenmek zorunda kalmıştı.Rumlar, ikinci sınıf halk olarak görüldü. Ortodokslar
kimi ek vergiler verirdi, bu cemaate pek anlamı olmayan ve yalnız düşük statülerini vurgulamaya yönelik
kimi ilkeler -giyimde zorunlu renkler gibi- uygulanırdı, adalet önünde Müslümanlarla eşit konumda
değillerdi, arada devşirme yöntemi ile çocuklarından oluyorlardı. Bu ikinci sınıf cemaat statüsü, Rumların
kendi (dinlerinden ve soyundan olan) devletlerini yitirmelerinin kaçınılmaz sonucuydu. Bu koşullar altında
halkın büyük bir bölümü genellikle "serbest iradeleriyle'' dinlerini değiştirip Müslüman oldu.
Birkaç yüzyıl içinde "Diyar-ı Rum'', Türklerin yeni yurduna dönüştü.
Osmanlı Dönemi
1453'te Konstantinopolis'in fethinden sonra Rumların yaşamında köklü değişiklikler oldu. Cemaatlerin
varlığı, dinleri ve kimi hakları resmen tanındı; Fatih, Teodoros Agallianos'un söylevlerinden anlaşıldığına
göre, Bizanslı danışmanlarının tavsiyesi doğrultusunda Ortodoks kilisesini yeniden kurdurdu. Kiliselerin
birleşmesine karşı çıkmış olan II Gennadios Sholarios köle olarak satılmış olduğu Edirne'de bulunmuş,
İstanbul'a getirtilmiş, Bizans geleneklerine uygun bir biçimde yeniden toplanan sinod tarafından patrik
seçilmiş ve (gene Bizans'ta olduğu gibi) devletin başı olan sultanın da onayı ile tahtına oturmuştu.
İki cemaat, yani egemen ve Müslüman olan "yöneticiler''in cemaatiyle savaşta yenilmiş ama "boyun
eğdikleri'' için varlıklarına izin verilmiş olan Ortodoks cemaat, İstanbul'da bu eşitsiz ilişkileri sürdürüp
yeniden üreterek yaklaşık 500 yıl bir arada yaşadılar.
Sultanın bir beratla tanıdığı haklara imtiyazlar dendi. Güçlenen İstanbul kilisesi, Batı'nın Katolik dünyasına
karşı bir zırh gibi kullanıldı, devletle işbirliği içinde, Ortodoksların aralıklarla İslam'a geçmelerine engel
olamamakla birlikte, kiliselerin birleşmesi hesaplarına son vererek Katolikleşmeyi engelledi. Ortodoks
Patrikhanesi İstanbullu Rumların bugüne dek süren en eski kurumlarıdır. Bizans'ın devamı sayılırsa
yaklaşık 17 yy'lık bir yaşamı olmuştur.
Yunan Devletinin Kuruluşu
1829'da Yunan devletinin kurulması Rumların yaşamında önemli bir aşamadır. O güne dek Osmanlı
yönetimince bir cemaat olarak algılanan Rumlar, birden yabancı bir devletin, Yunan devletinin uzantısı,
hatta beşinci kolu diye algılanmaya başlandı. ''Devlet" bu cemaate karşı güvensizlik duydu; Rumlar da
devlete karşı yabancılaşmaya başladı. Fenerlilerin ve genel olarak Rumların devlet görevleri üstlenmeleri
kısıtlandı.
İstanbul'daki tutucu Rum kesimle yeni kurulan ulusçu Yunan devleti arasında sürtüşme uzun süre
gündemde kaldı. Yunan devletinin ilk eylemlerinden biri İstanbul Patrikhanesi'nden bağımsız kendi özerk
kilisesini kurmak oldu. İki kilise arasındaki ilişkiler ancak 1850'de normale döndü.
İstanbul Patrikhanesi çevresi, Yunanistan'da gelişen ulusçu düşüncelere herhalde hiçbir zaman tam
olarak katılmadı. 1840'larda ortaya çıkan Megali İdea yani tüm Yunanlıları ve yaşadıkları yöreleri yeni
kurulan devlete katma düşüncesi, Patrikhane tarafından benimsenmedi. Patrikhane, kimi İstanbullu
soylular, zenginler ve aydınlar, Osmanlı çatısı altında ama Ortodoks ve Rum olarak yaşamayı yeğlediler.
Bu hareket kimi zaman Helen Osmanlılığı olarak da dile getirildi. Bu görüşün taraftarları Osmanlı
Devleti'nin güvenini yeniden kazanarak 19. yy'ın ortalarından başlayarak devlet yönetiminde önemli
mevkiler kazandılar.
Ortak bir Türk-Yunan devletinin kurulması için 1908-1912 arasında İon Dragoumes (1878-1920) ve
Atanasios Suliotes-Nikolaides (l878- 1945) İstanbul'da politik bir eyleme girişen illegal İstanbul Örgütü'nü
kurdular.
Rumların Siyasal, Hukuksal Konumları:
Rumlar, Osmanlı Devleti'nin "millet sistemi" içinde özel bir statüde yaşadılar. 19. yy'a kadar Rumların ayrı
ve "aşağı" konumda olduğunu gösteren uygulamalar, genel hukuk, yönetime katılma, din ve evlilikler
alanındaydı. Mahkemede gayrimüslimlerin şahitligi ikincildi. Gayrimüslimler özel vergiler öderlerdi; ticaret
hakkı ve izni almak için Hıristiyanlar Müslümanlara kıyasla, az da olsa daha fazla vergi ve daha yüksek
gümrük vergisi öderlerdi. Asker, subay ve devlet memuru olamazlardı. Hıristiyan kimliklerini koruyarak
üstlenebilecekleri devlet görevleri, yabancı dil gerektiren kimi danışmanlık görevleriyle, genellikle 18.
yy'dan sonra, voyvodalık ve tercümanlıkla sınırlanmıştı. Yeni kilise kurmak yasaktı; onarımlar izne bağlıydı.
Hıristiyan erkeğin Müslüman bir kadınla evlenmesi yasaktı; Müslüman erkek gayrimüslim bir kadınla
evlenebilirdi. Yasaya uymayanlar idam ya da linç edilirdi. Karma evliliklerde çocuklar Müslüman olurlardı.
Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçme serbest olmakla birlikte, ters yönde bir din değiştirme ölümle
cezalandırılırdı.
Rumlar sakal bırakamazdı, belli renkte giysiler giymeleri gerekirdi, kaldırımda yürüyemez, ata
binemezlerdi. Evleri taştan ya da çok katlı olamazdı. Kürk giymeleri izne bağlıydı, Hıristiyan efendisi olan
köle Müslümanlığı seçtiğini dile getirdiğinde salıverilmesi gerekirdi.
Rumlar, siyasal haklarının sınırını genişletmek için kimi zaman Osmanlı yöneticilere ricalarda bulundular,
zorladılar, bazen de Osmanlı sınırları dışında ittifaklar aradılar. Yabancı devletler bu durumu fırsat bilip
Hıristiyanları koruma bahanesiyle Rumlardan (ve genel olarak gayrimüslimlerden) yana girişimlerde
bulunup Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karıştılar. Sonuçta bir Müslüman-Hıristiyan mücadelesine dönüşen
ve dış güçlerin istismar ettiği bu siyasal mücadele, Rumlarla Osmanlı Devleti arasında kuşkuyu,
güvensizliği artırdı ve toplumsal huzuru bozdu.
Azınlık Haklarında Reformlar
Osmanlı yöneticileri genellikle Batı'ya hoş görünmek ve baskılardan kurtulmak amacıyla, ama köklü bir
siyasal değişikliğin yararına pek inanmadan, özellikle 19. yy'da bir dizi reformlara giriştiler. Gönülsüz
yapılan reformlara Müslüman halk destek olmadı; hatta yer yer karışıklıklar çıktı, protestolar görüldü.
1839'da Tanzimat Fermanı ile "can, ırz, mal güvenligi" sağlanacağı, vergiler ve askerlik konularında
Müslümanlarla sair milletler arasında eşitlik tesis edileceği ilan edildi. Gerçekten de 1840'ta Ceza
Kanunnamesi'nin yürürlüğe girmesi ve idare Meclisleri'nin kurulması ile Rumlar yerel yönetimlere kısmen
katılmaya başladılar. 1850'de Ticaret Kanunnamesi Osmanlı milletleri arasında, pratikte olmasa da hukuk
alanında, eşitligi sağladı. Islahat Fermanı (1856) bu eşitliği yeniden onayladı, askerlik konulannda eşitlik
yönünde adımlar atıldı. 1856'da Meclis-i Vala-yı Ahkam-i Adliye'ye ve 1868'de Şura-yı Devlet'e Rum
delegeler tayin edildi. 1876'da Kanun-i Esasi'yi hazırlayan komisyonda da 2 Rum delege yer aldı. 1864'te
yeni ve ileri bir eyalet ve vilayet yönetimi. 1876'da da meşruti yönetim denendi ve aynı eşitlik vaatleri
tekrarlandı.
Ancak çağdaş anlamda siyasal eşitlik çokuluslu Osmanlı Devleti içinde gerçekleşemedi. 70 yıl içinde
eşitliği sağladığını ilan eden reformların dört kez yürürlüğe konması, bu reformların eşitliği bir türlü
sağlamadığını gösterir. Eşit yurttaş kavramı toplumun Müslüman kesimi tarafından benimsenmedi ve
pratiği uygulamaya konamadı. Girişimler her seferinde bir süre sonra tavsadı ve eski uygulamalara
dönüldü. Ancak İstanbul Rumları bu gelişmelerden, gene de büyük yarar gördüler.
Rumların Altın Devri
Yunan ihtilalinin yankıları dindikten ve Tanzimat - Islahat Fermanı gibi reformlardan sonra, 19. yy'ın
ortalarından başlayarak 1908'e kadar olan özellikle Yunan devletinin genişleme eğilimleri sergilemediği
yıllarda, Rum cemaati en parlak dönemini yaşadı, devletin güvenini yeniden kazandı ve özellikle Batılı
devletlerin ticaret işlerinde aracılık yaparak zenginleşti.
Osmanlı Batı'nın Pazar ekonomisi yörüngesine girdiği 19. yy'da özellikle 1838'de İngilizlerle imzalanan
antlaşmadan ve Batı sermayesinin girmesinden sonra (1855, 1858, 1860 yıllarındaki devlet kredilerinden
sonra), Rumların bir kesimi tüccar, İngiliz ve Fransız tüccarların komisyoncuları, aracıları ve banker
(sarraf) olarak önem kazandılar. II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) Leonidas Zarifis, Hristakis
Zoğrafos gibi bankerler devlete kredi verir konumdaydılar. Diğer ünlü bankerler arasında Evgenidis,
Stefanovik Skilitsis, Mavrokordatos, İlyaskos vardı. İşadamları olarak da Simeon Siniosoğlu, Yorgos
Hrisovergis, İoannis Haritonidis, İosifakis Eksercis gibi kimseler ün yapmıştı. Aynca kimi Rumlar hekimlik,
mühendislik, avukatlık, ögretmenlik alanlarında da önemli mevkiler elde ettiler. Avrupa kökenli şirketlerde
önemli idari görevler üstlendiler. Kalifiye işçi statüsünde olan işçiler de genellikle Rumlardı.
Kültürel Gelişim
Rumlar bu dönemde çok geniş ve etkili bir kültür ve eğitim gelişmesi sergilediler. 1870'lerde İstanbul'da
26 dernek (silogoi) kurulmuştu. Bunların en önemlisi 1861'de kurulan ve bir eğitim bakanlığı gibi yoğun
bir çalışma içine giren Elinikos Filoloyikos Silogos Konstantinopoleos'tu. Bu yıllarda 105 okulda 15.000
öğrenci eğitim görüyordu. 1844'te Heybeliada Ruhban Mektebi kuruldu, 1875'te Zappas'ın parasal
yardımıyla Zappion Kız Lisesi, 1881'de Zarifis ve başka zenginlerin yardımıyla Fener Lisesi (Megale tou
Genous Schole), 1890'da banker Zoğrafos'un yardımıyla Beyoğlu'nda Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi inşa
edildi. 1892'de gene Heybeliada'da Ticaret Okulu, 1909'da Beyoğlu'nda Dil ve Ticaret Okulu kuruldu.
Gene Beyoğlu'nda Hacihristos'un Lycee'si, Kendrikon Kız Lisesi, Ayia Triada, Ayios Konstantinos-Ayia
Eleni kiliseleri kurulmuştu. Bu dönemde kilise inşa etme yasağı da kalktı.
Cemaat parasıyla inşa edilen hayır kurumları da vardı. 40 kadar binadan oluşan Balıklı Rum Hastanesi
1753'te hizmete girdi. 1853'te Büyükada'da yetimler evi kuruldu. Rumların yoğun olarak yaşadıkları
Tatavla'da 19. yy'ın sonlarında bir spor kulübü ve müzik derneği kuruldu. 1906'da "Ara Olimpiyat
Oyunları" şampiyonu olan Yorgo ve Nikolas Alibrantis kardeşler bu spor kulübünden idiler.
Kimi Rumlar önemli devlet görevleri üstlendiler. Stavrakis Aristarhis ve Spiridon Mavroyenis (Marko Paşa)
II. Abdülhamid'in kurduğu Kanun-i Esasi hazırlama komisyonuna girdiler. Aleksandros Mavroyenis
Viyana'ya, İoannis Aristarhis Berlin'e, Grigoris Aristarhis Washington'a elçi olarak gönderildi.
Konstantinos Muruzis Atina'da elçi oldu; 1869'da Paris Kongresi'nde, 1871'de Londra'da Osmanlı
Devleti'ni temsil etti. Aleksandros Karateodoris (1833-1906), Roma'da elçi olarak bulundu ve 1878'de
Berlin Kongresi'nde Osmanlı Devleti'ni temsil etti. K. Musuros 1840-1848 arasında Osmanlı çıkarlarını
Atina'da elçi olarak etkili bir biçimde savundu. Bu Rumlar, Atina merkezine bağlı olmayan, kendilerini
Osmanlı Devleti'yle özdeşleştiren kesimdendi.
Bu zengin ve etkin Rum cemaati içinde kültür düzeyi yükseldi. Kitap basımı hızlandı, Moliere ya da
Aishilos'un yapıtlarını sahneye koyan tiyatrolar ortaya çıktı. Bu gelişmelerin etkileri Patrikhane'de de
görüldü. 1862'den başlayarak patrik, ruhanilerle sivillerin bir arada oluşturdukları meclis tarafından
seçilmeye başlandı.
Bu durum toplumsal yapılanmaya da yansıdı. İstanbullu Rumların 8 üyesini seçtiği 12 üyeli Sürekli
Cemaat Karma Meclisi, Kutsal Sinod'la birlikte din işlerini yürütmeye başladı. Üç yeni semtte, Galata,
Beyoğlu ve Tophane'de, Rumların nüfusu l00.000'e vardı. 1880'lerde İstanbul Rumlarının nüfusunun,
İstanbul'a yeni göçlerden sonra yaklaşık 200.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir. Beyoğlu, Rumların
en yoğun bulundukları ticaret ve kültür alanlarından biri oldu. Bu yıllarda 80'den çok kilise, 500 ayazma
dindarlara hizmet sundu.
Rumlar, özellikle bu dönemden başlayarak İstanbul'a Batı yaşam biçimini getirdiler. Burjuva sınıfına özgü
ölçülü bir lüks, geleneksel kurallara karşı çıkan kadınlı erkekli modern bir eğlence biçimi, daha serbest
kadın-erkek ilişkileri, Batı tipi giyim, yabancı dillere verilen önemle, İstanbul'un Levantenleri ve yabancı
uyruklu kimseleriyle birlikte kente kozmopolit havasını verdiler.
Fener Yöresi
Fener yöresi bu yıllarda önemini kaybetti ve yalnız Patrikhane'nin geleneksel semti olarak yaşamını
sürdürdü. Fener Lisesi ve Yoakimyon Kız Lisesi Fener'in önemli kurumlarındandı. Rumların belki ilk (ve
herhalde son kez) politik ve ekonomik isteklerini dinamik ve demokratik bir biçimde dile getirmeleri bu
"parlak" dönemin son günlerinde oldu. Büyük bir katılımla gerçekleşen politik protesto yürüyüşü 1908'de
görüldü. Gizli İstanbul Örgütü'nün yönettiği Politik Dernek (Politikos Sindesmos) 30.000 kadar Rumla
Galatasaray'dan Babıali'ye yürüyüp milletvekili seçimlerindeki yolsuzlukları protesto etti.
Ulusçu çatışmalar
19. yy'ın sonunda Türk milliyetçiliğinin ideologları Osmanlı Devleti içinde etkin olmaya başladılar. Böylece
Yunan milliyetçiliğine karşı ortaya yeni bir güç çıktı. I ve II. Balkan savaşları, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş
Savaşı olarak bilinen Türk-Yunan Savaşı hem ulusçu ideolojinin bir sonucu, hem de ulusçuluğu
körükleyen politik gelişmelerdi. Osmanlı Devleti'nin güçten düştüğü, dağılmaya doğru bir gelişme
sergilediği ve İstanbul Rumlarının güç kazandığı 19. yy'ın sonları ile 20. yy'ın başında, Yunan ulusçuluğu
ve yayılmacı eğilimleri doruğuna ulaştı. Megali Idea olarak dile getirilen bir Büyük Yunanistan düşü bu
yıllarda Rumlar arasında güç kazandı. İstanbul'daki okullar, dernekler, gazeteler ve genel olarak cemaatin
büyük bölümü, bu ulusçu amaç doğrultusunda çalıştı.
Rumlar, ekonomik ve kültürel gelişmelerine güvenerek nüfus ve güçlerinin üstünde amaçlar peşinde
koştular. Yunan ulusçuluğu, bir tür tarihsel hak iddiası ile, Yunanlıların azınlıkta oldukları Osmanlı
yörelerine de göz dikti ve Yunan devleti egemenliğini, tüm Yunanlıları kapsayacak biçimde yaymak istedi.
Osmanlı yöneticileriyle Rum cemaati arasındaki ilişkiler, Jön Türkler'in (İttihad ve Terakki'nin) 1908'de
iktidara gelmesiyle bozuldu. Rumlar (ve genellikle öteki gayrimüslim cemaatler) muhalefetin (Hürriyet ve
İtilaf Fırkası gibi) yanında yer aldı. Merkezi ve milletlere özerklik tanımayan bir politikaya karşı olan ve
liberal ekonomik anlayışıyla Rumların ekonomik çıkarlarına daha yakın düşen Prens Sabahaddin'i tuttular.
Vasilaki Musuris-Gikis 1902'deki Jön Türk kongresinde Rum grubun başkanı, 1908-1909'da Kamil Paşa
hükümetinde posta-telegraf nazırı idi, Prens Sabahaddin'in de yakını ve azınlıklar konusunda
danışmanıydı.
İttihad ve Terakki, Rum cemaati ile anlaşmaya çalıştı. A. Mavroyenis'i Viyana'ya elçi gönderdi, Rum
milletvekili sayısının artmasını önerdi. Ancak 1908'deki 26 milletvekilinin çoğu, muhalefetten yana tutum
aldı. 1912 seçimlerinde lttihad ve Terakki (ve bu partiye bağlı 15 Rum milletvekili), seçimleri kazandı,
muhalefet ve onlarla birlikte Rumlar büyük bir yenilgiye uğradılar. 1913'ten sonra artık Rum nazır
atanmadı.
Balkan Savaşı ile ve özellikle 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti ile Yunanistan'ın farklı ittifaklarda yer
almış olmaları sonucunda gerilim arttı. Rumlar yabancı bir devletin yandaşları gibi algılandılar. Trakya,
Karadeniz ve Ege bölgelerinde Rum cemaatler yaşadıklan yerlerden Anadolu'nun içlerine sürüldüler.
1914-1918 arasında amele taburları oluşturuldu; Rum erkekler pratikte bir tür toplama kampı olan bu özel
taburlarda toplandı. Kasım 1915 tarihli yasayla kıyılardan Anadolu'nun içlerine doğru tehcirler devam etti.
1. Dünya Savaşı yıllarında Rum tüccar ve işyerlerine boykot kampanyaları başlatıldı ve genel olarak
Rumlara karşı ekonomik alanda zorluklar yaratıldı. İslamcılık ve Osmanlıcılık gibi ideolojik çözümler
uygulanamayıp gözden düştü.
Balkan Savaşı yıllarında, bu savaşların neden olduğu ve Balkanlar'dan Anadolu'ya doğru olan Müslüman
nüfus akımının ve Anadolu Rum nüfusunun tehciri ortamında, ilk kez Türk- Yunan (ya da Müslüman-Rum)
nüfusun mübadelesi gündeme geldi. Ancak taraflar özellikle tazminatlar ve mübadeleye tabi halkın
servetleri konusunda herhalde anlaşamadıkları için bu mübadele o yı1larda gerçekleşemedi. 1. Dünya
Savaşı'nın patlamasıyla bu girişim bütünüyle, 1923'e dek unutuldu. Ama o yıllarda, hem Yunan hem Türk
tarafının tek uluslu devlet modeline sıcak baktıkları anlaşılmaktadır.
1918-1922 arasında Patrikhane de Yunan yayılmacı politikasının yörüngesine girdi. 25 Ekim 1918'de
Patrik Yermanos Kavakopulos istifaya zorlandı ve yerine göreve atanan Doroteos yeni bir politika izledi.
Bu yıllarda Patrikhane politik girişimlerle Yunan politikasını ve Megali İdea diye bilinen geniş Yunanistan
düşüncesini destekledi. 16 Mart 1919'da kiliselerde Yunanistan'la birleşme isteği dile getirildi ve bu
tarihten sonra Osmanlı yönetimiyle ilişkilerden kaçınıldı.
İstanbul Rumları 1. Dünya Savaşı'nın sonunda İstanbul'un işgali döneminde, Türk halkını tedirgin edecek
denli Yunanistan'dan yana gösterilerde bulundu ve yakınlığı dile getirdi. Kimi İstanbullu Rum, Yunan
ordusuna katılıp Anadolu'da savaştı. Bundan sonra, ulus olarak iki ayrı kampa ayrılan Rumlar ile Türkler
arasında karşılıklı olarak güvensizlik, kuşku ve düşmanlık duyguları yer etti.
Bu yıllarda taraflar ve genellikle sıradan halk, büyük zorluklarla karşılaştı, acılar tattı. Sıcak savaş ortamı
her türlü vahşeti ''geçerli'' kıldı.
Türk-Rum mücadelesi Anadolu'da ve Trakya'da 1925'te tamamlanan nüfus mübadelesiyle sonuçlandı.
Anadolu'dan Yunanistan'a bu yıllar boyunca 1-1,5 milyon olduğu tahmin edilen bir nüfus kayması
görüldü, Türkiye'ye ise yaklaşık 600.000 muhacir geldi.
Etnik arındırma böylece resmen uygulanmış ve onaylanmış oldu. olan işçiler de genellikle Rumlardı.

Cumhuriyet Dönemi
İstanbul Rumları ve Patrikhane (ve Batı Trakya Türkleri,
genel olarak Müslümanlar) mübadelenin dışında bırakıldılar.
Bunun nedeni açık bir biçimde dile getirilmemiştir. Mamafih
iki neden akla gelmektedir: Birincisi Patrikhane geleneğini
(dinsel ve kültürel bir amaçla ya da politik art niyetle)
sürdürmek isteyen Hıristiyan ve özellikle Hıristiyan Ortodoks
dünyanın bir ''cemaat''e gereksinim duyması ve bu yönde
ağırlığını koyması, ikincisi İstanbul Rumlarının mallarının
yüksek değeri yüzünden tazmin edilmesinin zorluğu.
Resmi devlet istatistiklerine göre 1924'te l.000.000'luk İstanbul'da 280.000 Rum vardı; Rumlann bir
bölümünü 1914-1922 arasında kente sığınanlar oluşturuyordu. 1927'de bu sayı 90.000'e düştü. Aynca
26.000 de Yunan uyruklu Rum vardı. 1934'teki bir değerlendirme 73.000 Rum ve mübadeleye dahil
edilmeyen 30.000 Yunan uyruklu Ortodoksun İstanbul'da yaşadığını göstermiştir. Rumlann nüfusu
Cumhuriyet döneminde sürekli bir düşüş izlemiştir. 1994'te sayılan toplam İstanbul nüfusunun binde
birinin çok altındadır.
Bu dönemde Rumların yasal statüleri çelişki içeren iki temele dayandırılmıştır. Lozan Antlaşması'nın
azınlıklarla ilgili 37-44. maddelerine göre eğitim, din, dil konularında özel hakları olan bir azınlık
statüsündeydi; aynı zamanda da (özellikle Medeni Yasa'yla ilgili 42. maddenin 1926'da uygulanmasına
son verilmesinden sonra) bütün Türkiye uyruklular gibi eşit yurttaş konumundaydılar.
İlişkilerin iyi olduğu dönemlerde (örneğin 1930-1940, 1947-1954, 1959-1964, 1967-1971 gibi) göreli bir
özgürlük ve refah dönemi yaşanırken, iki ülke ilişkilerinin bozulduğu yıllarda (1922-1929, 1955-1959,
1964-1967, 1972-1980 gibi) baskılar altında kaldılar. 1955, 1964, 1974 sonrasında göçün ve nüfus
azalmasının bu kriz dönemlerinde hızlandığı gözlendi.
Atatürk Dönemi
Özellikle 1930'larda gerçekleşen Türk- Yunan yakınlaşması sonucunda Rumların yaşam koşulları olumlu
yönde düzeldi. Anadolu 'yu ziyaret etmek için izin almak gerekliliği kalktı; Rumların ''etablis'' statüsünde
olmayan çocuklarının ve eşlerinin İstanbul'a gelmelerine izin verildi ve TBMM'de bir Rum milletvekili yer
aldı. Rumlar tarafından ''Atatürk dönemi'' olarak algılanan bu dönemde ''yurttaş'' kavramı ve Atatürk
sevgisi Rumlar arasında çok yaygındı.
Ancak genel olarak Cumhuriyet döneminde Rumların eşit yurttaş konumunda bulunmaları, örneğin memur
ve yüksek memur statüsünde olmaları, askeri okula alınmaları ve subay olmaları, yani güvenilip devlet
yönetimine katılmaları kısıtlandı. Zaman zaman kimi çevrelerce bu azınlık grubuna karşı Türk Ocakları
tarafından ''Vatandaş Türkçe konuş'' kampanyaları, Patrikhane'ye karşı Papa Eftim (Türk Ortodoks)
hareketinin desteklenmesi gibi taciz politikaları uygulandı. Rum azınlığa karşı resmi konumda olan
uygulamalar da oldu.
II. Dünya Savaşı yıllarında 18-45 yaş arasındaki Rum erkekler askere alınıp 5.000 kişilik gruplar halinde
Anadolu'ya çalışma kamplarına gönderildiler. İşçi Alayları ismindeki bu özel birimlere alınan ''askerler''e
silah verilmeyip angaryalarda çalıştırıldılar.
Varlık Vergisi
1942'de gayrimüslimler aleyhine çalıştırılan Varlık Vergisi yasasıyla Rumların servetlerine el konuldu.
Mahalli düzeyde oluşturulan ''takdir komisyonları''nca ve itiraz hakkı olmadan belirlenen vergilerin 15 gün
gibi kısa bir süre içinde ödenmesi istendi. İflaslar kaçınılmaz oldu; mülk ve eşyalar yok pahasına elden
çıkarıldı ve Türklerin eline geçti. Rum cemaati toptan bir ekonomik yıkıma ugradı. Vergilerini
ödeyemeyenler Aşkale'ye toplama kamplarına sürüldü. II. Dünya Savaşı'nın Almanlar aleyhine döndüğü
1943 başlarında Varlık Vergisi uygulamasından vazgeçildi.
Rahat Bir Nefes
1945-1954 arası Rumlar için kısa ama rahat bir dönemdi. NATO çerçevesi içinde iki ülkenin yakınlaşması
ve yumuşayan uygulamalar sonucunda, Rumlar geleneksel ticaret faaliyetlerini sürdürebildiler, cemaat
içindeki dayanışma ve yardımlaşmadan da kaynaklanan koşullarla, İstanbul halkının ortalamasının
üstünde bir yaşam düzeyi sağladılar ve 23 ilkokul ve 5 liseli eğitim kurumları, spor ve kültür dernekleriyle
yaşamlarını düzenlediler.
Yeni Göçleri Başlatan Tarih: 6-7 Eylül 1955
Yunanistan'ın Kıbrıs politikasını protesto etmek isteyen ''nümayişçiler'' tarafından, 6- 7 Eylül 1955 gecesi
Rumların işyerleri, evleri yağma edildi, 73 kilise tahrip edildi ya da yakıldı. Kimi semtlerde 200'e yakın ırza
geçme olayı ve kundaklamalar oldu, bir papaz yakıldı, mezarlıklar tahrip edildi.
9 yıl sonra, 1964'te gene Kıbrıs anlaşmazlığı yüzünden Türkiye, Yunan uyruklu Rumların oturma iznini
yenilememeye karar verdi. Birkaç ay içinde 10.224 Rum Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı. Ancak bu
kimselerin çoğunun eşleri ya da yakınları Türk uyruklu olduğundan İstanbul'dan ayrılan Rumların sayısı
15.000'i aştı.
Son büyük göç 10 yıl sonra 1974'te Kıbrıs çıkartması sonrasında, savaşın doğurduğu heyecan ve ulusçu
coşkunun Rumlar arasında doğurduğu panik yüzünden oldu.
Bugün
Nüfusun azalış hızına bakıldığında, 21. yüzyıl başlarında İstanbul Rumlarının tarih konusu olacağı
öngörülebilir. Bugün İstanbul Rumlarının sayısı 3.000 kadardır. Rum cemaatin en üst kurumu olan
Patrikhane'nin geleceği de, bir yandan cemaatin azalması, öte yandan kimi çevrelerce kuşkuyla bakılması
yüzünden, pek parlak sayılmamaktadır. Yakın geçmişteki Rumlar, daha uluslararası ve Batı'ya açık
kozmopolit bir İstanbul'u anımsattıkları derecede, günümüzde nostaljik bir atmosfer içinde gündeme
gelmektedirler. Rumlarla ve ulusçu çatışmalarla ilgili hoş olmayan anılar genellikle unutulmuş, tavernalı,
şakrak şarkılı yanları ise anımsanmaya başlanmıştır. Rumlar adeta İstanbul tarihinin geride kalmış ''hoş''
bir sayfası gibidir.
Eski bir Rum kasap havasının sözleri, gittikçe daha az işitilen dilde, yüzyıllarca sürmüş olan bu süreci
özetler gibidir: